Purple Haze, Ha?
Bu, ömür boyu sahip olduğum altı yüz kırk birinci balık. Tanrının yarattığı başka bir canlıya bakmayı ve sevmeyi öğrenmem için ailem yıllar önce ilk balığımı almıştı. Sahip olduğum altı yüz kırk balıktan sonra öğrendiğim tek şey, insanın sevdiği her şeyin bir gün öleceği oldu. O özel kişiyle karşılaştığın ilk anda, onun bir gün ölüp toprağın altına gireceğine emin olabilirsin.
Sanırım yaptığım her şeyin üzerine kocaman bir ‘CANSU TANRISEVEN’ yazısı eklemeliyim.

Hayır sen nasıl bi insansın anlamıyorum ki. Bunun neyine özendin.

(Ağzımı bozmayacağım. Ağzımı bozmayacağım..)

Sevdiğim tüm kıyafetlerimi çantama doldurdum ve dolabımı açmıyorum bile.
Gitmeye her yönden hazırım.

Sevdiğim tüm kıyafetlerimi çantama doldurdum ve dolabımı açmıyorum bile.

Gitmeye her yönden hazırım.

Bir ricam olacak.

Lütfen Doğa Kafe’nin sandalyelerine

aman kalp içinde bir isim olsun

aman telefon numarası olsun

aman özlü söz olsun

aman efendim bir nefret sözü olsun

yazayım demeyin. Sandalyeler yeni değişti ve pırıl pırıl kalmasını istiyoruz.

E çiçek işte.

E çiçek işte.

Yeniden Doğuş

Ellerimi bahçeye dikiyorum,
yeşereceğim, biliyorum, biliyorum, biliyorum
ve kırlangıçlar mürekkepli parmaklarımın çukurunda
yumurtlayacaklar.
Küpeler takacağım kulaklarıma
ikiz iki kirazdan
ve tırnaklarımı papatya çiçeği yapraklarıyla süsleyeceğim.
Bir sokak var orada,
aynı karışık saçları, ince boyunları ve sıska bacaklarıyla
küçük bir kızın masum gülüşlerini düşünüyorlar
bir gece rüzgarın bizi alıp götürdüğü.

SPOİLER VARİ

Akşam 11’de içim nasıl sıkılıyor.

Oturmuş aptal kutusunda geziniyorum.

Karşıma bi film çıkıyor Cnbc-e’de.

Etkileniyorum elbet.

Sürekli ot kullanan ve bunu emekli asker babasından saklamayı başaran “psycho” çocuğumuz sürekli video çekiyor.

Kızın babası da değişmeye, ot kullanmaya ve güzel müzikler dinlemeye başlıyor.

Ve işte tam aşağıdaki sahnelerde

Mesaj geliyor “Nasılsınız efendim? :)”

Aynı filmi izliyor olduğumuzun farkına varıyoruz sonra.

Aynı yerde şaşırıyor, üzülüyor ve gülüyoruz.
Sonra bu şarkıyla bitiyor.
Filmin psikolojimdeki yeri yadsınamaz tabiiy.
Film hakkında konuşuyoruz bi süre ve uyuyakalıyorum.
(Uzun postların efendisiyim.)
Lhasa De Sela diyorum.
2010 yılında göğüs kanserinden kaybediyoruz onu.
Zaten hep gitmek, bitmek zorundadırlar.
Sen ufacık yaşında başla şarkı söylemeye, karavanda gez ailenle, sirklerde çalış, birkaç albüm çıkar ve git.
Yine de güzel bir hayat onunkisi.
Anlattığı hikayeler o kadar gerçek ki.
Aynı zamanda o kadar hayali, rüya gibi.
Enfes demeye çalışıyorum.
Hayal edin mesela:
“Bakire perdeler ve tüller arasında saçlarını tarar. Saçları altın ve tarak gümüşten. Ama bak nasıl da içtiler nehirdeki balıkları tanrının doğumunu görmek için. İçtiler içtiler içtiler ve içtiler yeniden nehirdeki balıkları tanrının doğumunu görmek için. Bakire yürüyüşe çıkar, yalnız ve tek başına. Elinden tuttuğu küçük çocuktan başka yoldaşı yok. Ama bak nasıl da içtiler nehirdeki balıkları tanrının doğumunu görmek için. İçtiler içtiler içtiler ve içtiler yeniden nehirdeki balıkları tanrının doğumunu görmek için.Bakire kundakları yıkar, biberiye dalına asar. Kuşlar şakır ve biberiye çiçek açar.” 
Bu şarkının resmini yapmak istiyorum.
Veyahut şuna bir bakın:
“Bana bak, hayata geri dönüyorum, Laylaylo laylaylo laylaylay. Küçük kuş, beni sonu olmayan bir aşka mahrum ettin. Küçük kuş, bilmem neden.”
Bir diğer versiyonla
Her şeyimi kaybetme arifesindeyim.
Burda bir şeyler var.

Ve sanki tüm Donovan şarkıları.

Devil Weed

I Am The Shaman

There Is An Ocean

Song Of The Naturalist’s Wife

Colours

Turquoise

Dünyanın en uzun postu gibi.